Ferda Ereren

 

Öncelikle böyle bir sempozyumu düzenlediği ve bana da düşüncelerimi aktarma olanağı sunduğu için BEKSAV' a teşekkür etmek istiyorum.

 

Müzikle uğraşmaya başladığım süreçte, halk müziği ve çokseslilik konusunda önemli bir  deneyim yaşadım ve bugün de Üç Deniz Topluluğu içinde bu deneyimi yaşıyorum. Bu deneyimimin özeti, halk müziğinin çokseslilik ihtiyacı var mıdır çelişkisini yaşamak, bu düşünceyle uzunca bir yol katettikten sonra geriye bakınca belli birikimler edinmiş olduğumu görmenin verdiği cesaret ve bu birikimi insanlarla paylaşmak düşüncesi. 70’li yılların sonlarıydı, amatörce müzikle uğraşan  insanlardık. Korolarda, şurada burada çalışırken hep sizin şu anda kafanızda olan soruları sorardık kendimize. Halk müziği nedir? Çok sesli müzik nedir? Evrensel nedir? Yerel nedir? Etnik nedir? Armoni nedir? Majör nedir? Minör nedir?.. Bunların cevaplarını bulacak fazla kaynak da yoktu o zaman. Şimdi oldukça geniş bir müzik kitaplığımız oluştu ülke olarak. Çok yaygınlaşmasa bile, Türkçe kaynak epeyce çoğaldı. Hatırlıyorum, gitar metodlarından majörü, minörü anlamaya çalışırdık. Niye o majör de bu minör, yani nedir olayın özü? Böyle basit sorularımız vardı. Çünkü, okuduğumuz okullarda, ilkokuldan itibaren başka bir  dünyadaymışız gibi bir düşünce edindik: Bir "batı" var, ne varsa orda var, bir de "biz" varız. Biz de işte böyle "idareten" bir şeyler yapıyoruz sanatta. Müzik derslerimize Fransızca hocamız gelirdi bizim lisede, not olsun karnemizde diye. Bunlarla vaktinizi almak istemiyorum ama öyle bir ortamda yaşadık, yaşıyoruz ki, bilgi eksikliğimiz çok. Hatta yıllar içinde toplum olarak, daha da arttı bu eksiklik. Müziği anlamak gibi bir problemimiz var öncelikle. Halbuki biz insan olarak müziği yaratanlarız zaten. İlkel insandan bu yana, kültürü, sanatı insan yaratmış. Niye? Kendisi için. Kendisini başkalarına anlatmak için, başkalarını anlamak için. Bugün de aynı şey var. Okullarda böyle bir asgari bilgiyi edinmeden okuduğumuz için, sonunda tartışmalarda çok mesafe alamıyoruz. Popüler nedir? Popüler iyi midir? Rock nedir? Jazz nedir? Jazz iyi midir? Koma nedir? Bu gibi soruları açmak yerine, bize öğretilen "Halk müziği çok sesli olmaz, çünkü içinde koma vardır"  gibi kalıplaşmış sözlere alıştık. Yani bir çok bilgi bize  aktarılmadığı için,  eksik bilgiyle yola çıktığımız için, tartışmalarımızda bir yere varamıyoruz. Şimdi bu yakın tarihimiz için böyle, yani son yıllarda, eşim öğretmen olduğu için biliyorum ki, lisede zorunlu müzik dersi yok.Halbuki geri giderseniz, Cumhuriyet’in ilk yıllarına giderseniz müziğe önem verildiğini görürsünüz. Özellikle köy enstitülerindeki ders programı dikkate  değer, üçüncü en çok ders saati olan ders müzik. Önce Türkçe, sonra  matematik, sonra müzik. Köy enstitüleri kapatıldı biliyorsunuz. Neden? Çünkü orda "soru" vardı, "cevap" vardı. Soru sorma eğitimi vardı. Yani öğrenci soru sormayı öğreniyordu, o nedenle kapatıldı.. Şunu demek istiyorum ki, toplumun gelişim aşamalarında belli düzeylere erişiliyor bazen. Batı toplumunda, aşama aşama saydığımız dönemler vardı müziksel olarak.  Ortaçağ, Barok Dönem, Rönesans, Klasik Dönem, vb...gibi. Biz bunları tanımadan, kendi kültürümüzü tanımaya kalkıyoruz. Evet, batı iyi midir, kötü müdür ayrı bir tartışma ama, bir süreç yaşanmış Avrupa’da. Avrupa’da yaşanan süreci biz görmezsek, orada kilise müziğine halk müziğinin girmesini, çoksesliliğin müziğe girmesini, armoninin gelişmesini, senfoni orkestrasının çıkışını -ki insanlığın en önemli, en büyük buluşlarından birisidir- bilmezsek, kendi müzik süreçlerimizi nasıl anlarız? Bütün bunları görmeden, öğrenmeden bugünkü durumumuzu tartışmaya kalkıyoruz. Sonra da konu olumlama veya olumsuzlama düzeyine iniyor ve sonra da şuna geliyoruz; "Benim hoşuma gidiyor, o halde iyidir". Gidebilir, bir sürü şey hoşumuza gidiyor. Her hoşumuza giden şey sanat değil. Yemek yemek de hoşumuza gidiyor, haz alıyoruz ama onu sanat olsun diye yapmıyoruz; o ayrı bir şey. Şunu demek istiyorum ki, insanlar olarak, yani sanatı, kültürü yaratan kişiler olarak, şu an burada bulunan kişiler olarak soru soran, araştıran insanlar olarak, bu soruları yanıtlayacak olan bizleriz ve bunun da tek yolu bir yandan dışımızdaki kültürel süreçleri irdelerken, diğer yandan yeni kültürel odaklar oluşturma, yeni yapılanmalar oluşturmadır.  Üç Deniz Topluluğu böyle bir süreçte doğdu. Bir şey yapalım, bu yaptığımızın yanlış olduğunu sonra görebiliriz belki, ama, bizim onu yaşamamız gerekiyor. Bizim dünyamızda ne var? Biz ne istiyoruz? Sokakta, bizim dışımızdaki insanların da ne istediği önemli ama biz ne istiyoruz? Ben Muharrem Ertaş’ın bağlamasını sanki senfoni orkestrası çalıyor gibi dinliyorum, bana öyle geliyor. Ruhi Su’yu dinlerken, Ruhi Su tek sesli müzik yapıyor ama, ben onu dinlerken çoksesli müziğin ne olduğunu anlıyorum. Neden? Çünkü Ruhi Su, icra ettiği, yaktığı, söylediği türküdeki duyguları, bana bütün genişliğiyle aktarabiliyor. Çeşitli duygular katarak aktarabiliyor. Ruhi Su çok basit bağlama çalıyor diye söylenir. Basit çalıp çalmamak başka bir şeydir, bağlama ile duyurmak istediği sesi duyurmak, armoniyi duyurmak başka bir şeydir. Yahut da, bağlamayı çok hızlı çalmak başka bir şeydir, Muharrem Ertaş gibi "duyarak" çalmak başka bir şeydir. Genel olarak şunu söylemek istiyorum ki, halk müziğini anlamak ve yorumlamak, başka müzikleri tanımakla yakından ilgilidir. Halk müziğinde yeni bir ürün ortaya çıkarmak da yine, eskiyle birlikte  başka müzikleri tanımakla olacaktır .

 

Halk müziği çok seslendirmeli mi? Bu soru bence yanlış. Neden yanlış? Halk müziği zaten kendince "çoksesli" olan bir müzik. Bütün halk müziklerinin kendince bir çoksesliliği vardır. Afrika halkları müzik yaparken  çoksesli yapmayalım diye bir önyargıları yok. Herkes kendi duygusunu katmak isterken farklı seslerle katılıyor müziğe ve bir çokseslilik ortaya çıkıyor. Asya’da Yakut Türkleri  gırtlağından iki sesi aynı anda çıkarmaya çalışırken ilkellik ya da gelişmişlikle ilgili değil sorunları, kendilerini  ifade etmekle ilgili. Anadolu’daki müziğe de baktığımız zaman, aynı şekilde öncelikle çalgılarda bir çokseslilik görüyoruz. Bağlama,  tek tek vurarak çalınan bir çalgı değil, armonik bir özelliği var. Diger çalgılardan örnek vermek gerekirse, kemençe hiç bir şekilde teksesli çalınmaz. Nefeslilerin ses rengi doğuşkanlarıyla oluşur. Yani  kavalda bir notayı  çalarken siz tek başına bir ses çıkarmıyorsunuz ki. Siz öyle duyuyorsunuz belki ama kavala o özelliğini veren oluşan sesin içindeki "doğuşkanlar" ya da "selenler" dediğimiz armonik seslerdir.  Bu kaval sesi diyorsunuz, bu ney sesi diyorsunuz, bu başka bir şey diyorsunuz. Halkların çalışırken,  toplumsal ilişkiler içerisinde yaptıkları müziklerin gelişim süreçlerine bakarsanız bunların içinde zaten çok seslilik unsurları olduğunu göreceksiniz. Şurada daha fazla, burda daha az, burda biraz ileri, şurda biraz geri… Osmanlı Saray Müziği tek sesli mi? O ayrı bir konu. O müzik kendisine tek sesli olacağım diye bir amaç edinmiş olabilir, dinsel, ortodoks bir düşünceyle. Ama halk müziği, yaşayan bir müzik olarak, yaşayagelen bir müzik olarak, çok seslilik unsurlarını her zaman barındırmıştır. Sorun, onu icra edenlerin bu unsurları geliştirmeye ihtiyaç duyup duymamalarıyla ilgili biraz da.

 

Halk müziğimizde, çalgılar dışında, insan sesindeki çoksesliliğe ilişkin notalar getirdim. Daha başka örnekler de var. İlk örneği, Vahit Lütfi Salcı' nın "Gizli Türk Halk Musîkisi veTürk Musîkisinde Armoni Meseleleri (1940)" adlı kitabından vereceğim.  "Gelmiş İken Bir Habercik Sorayım" adlı iki sesli bir nefes notası bu. Vahit Lütfü Salcı, hem araştırmacı, hem halk ozanı olan bir kişi. Müziği şimdi burada çalma olanağı yok ama, ana ezgisi hepinizin bildiği "Yandım çavuş yandım senin elinden" nakaratlı İstanbul türküsüyle aynı. İki sesli olarak yazılmış. Paralel giden, zaman zaman yaklaşan, zaman zaman aynı ezgide buluşan, batı müziğindeki "kontrpuan" gibi bir yapısı var. Salcı şöyle diyor: " Bu nota bende pek çok yıllar önceden beri vardı. Fakat gezdiğim yerlerde bir çok defalar kontröller yaptım. İyice süzgeçten geçirdim. Nihayet tamamiyle bu şekil okunur olduğuna kanaat getirdim." Yani bu biçimde söylemenin bir tesadüf ya da basit bir taklit olmadığını özellikle belirtiyor. İkinci olarak Muzaffer  Sarısözen’in derlediği türkülerden bir örnek vereceğim. İki sesli olarak notaya aldığı ve bu şekilde TRT arşivine giren bir türkü. Tunceli- Pertek’ten derlenmiş "Siyah Perçemlerin Gonca Yüzlerin".Kaynak, Muzaffer Sarısözen'in 1962 baskısı  "Memleket Türküleri" adlı kitabı. Bir grup ana ezgiyi söylerken ikinci bir grup paralel beşlisinden eşlik ediyor. Basit bir iki seslilik. Basitlik başka bir konu ama, burada ikinci bir ses ihtiyacı duyulmuş ve türküye ikinci bir sesle eşlik oluşturulmuş. Bunun başka örnekleri de var. Şimdi bütün bunları görünce şunu söylüyorum yeniden:  Halk müziği, "teksesli" bir müzik değil. Halk müziğinin, gelişim süreci içerisinde şu veya bu ölçüde oluşmuş çokseslilik unsurları var. Eğer yorumlayan kişi bunu geliştirme ihtiyacı duyuyorsa ve kendince böyle bir yoruma gidiyorsa bu önemli. Ama ille de bu şekilde olacak diye bir şart da yok. Halk müziği mutlaka çoksesli yorumlanmalı demek istemiyorum. Bunların hepsi bir bütünün parçaları. Bir türküyü tek bağlamayla söyleyebilirsiniz, bu şekilde çokseslilik duygusunu verebilirsiniz, ama aynı türküyü senfoni orkestarısıyla başka türlü yorumlayabilirsiniz, aynı türküyü, aynı senfoni orkestrasıyla, başka bir düzenlemeyle yine başka türlü yorumlayabilirsiniz. Dediğim gibi temel soru önemli. Hangi  estetik kaygılarınız var, hangi estetik birikimleriniz var ve neye ulaşmak istiyorsunuz?  Ben yaptığım müziği sizlere dinletmek istiyorum. Daha çok insana dinletmek istiyorum. Ama benim müziğimi daha çok insan, dinlesin diye de daha çok insan neyi istiyorsa onu yapmak istemiyorum. İşte bu ilişkiler bütünü içerisinde soruna yaklaşmak gerektiğini, yaşadığımız bu deneyim sürecinde gördük. Çok geniş bir dinleyici kitlemiz olamadı ama, Üç Deniz’i on kişi de dinlese, yüz kişi de dinlese, onlarla kurabildiğimiz iletişim bizim için önemli oldu. Biri çıkıyor diyor ki bir konserde "sakın vazgeçmeyin peşinizdeyiz", biri çıkıyor diyor ki  "hayalimdeki müziği yapıyorsunuz”. Şimdi bütün bunlar insanların yeni ve değişik yorumlara, orkestra ile yapılan yorumlara açık olduğunu gösteriyor.

 

 

"Çokseslilik"  o kadar geniş bir konu ki, bir yerinden başladığınız zaman ister istemez şuna da buna da değinince dağılıyor. Yani tek başına çoksesliliği tartışamıyoruz. Neden tartışamıyoruz? Çünkü başka sorunlarımızı çözememişiz müzikte. Salt müziği tartışamıyoruz. Neden? Çünkü toplumun başka sorunları var. Yani toplum kendince doğal bir süreç yaşamıyor. Yabancılaşmalar yaşıyor, müdahaleler yaşıyor, bir sürü yan etmen var. Şimdi burada ayıklayıcı olmamız lazım. İnsanlar Aristo’dan önce de sonra da, Marx’tan önce de sonra da, sürekli  felsefe geliştirmişler. Biz kendimizce bir felsefe oluştururken, felsefecilerin neler düşündükleri, neler yazdıklarını okumak zorundayız. Yani "ben böyle düşünüyorum, benim dünya görüşüm budur arkadaş" demek herkesin hakkı. Ama, "dünya böyle yorumlanmalıdır, böyle olmalıdır" demeye kalktığınız zaman, başka insanların ne dediği, o sürecin nerelerden geldiğini bilmeniz gerekiyor. Müzikte de bu böyle. Evet istediğimiz gibi müzik yapacağız, tamam! Ama ne olmuş dünyada? Armoni nedir? Bunların yanıtını aramalısınız. Armoni, bir kere, müziği bir tarafa bırakırsanız, seslerin ilişkisini inceleyen bir "bilim". Yani, armoni bilimi diye bir şey var. Bir ses çıkarıyorsunuz, çıkardığınız sesin içinde ona özelliğini veren başka sesler var. Piyanoda bir "do" notası çaldığınızda o "do" sesinin sekizlisi, beşlisi vb. de oluşuyor. Yani bir sesler yığını olarak var oluyor. Renkler gibi. Kırmızı ışık, belli bir dalga boyundaki bir ışıktır, mor ışık başka bir dalga boyundadır. Kırmızı ile mor ışığı karıştırdığınız zaman  başka bir dalga boyunda, başka bir ışık görürsünüz. Sarıyla, maviyi karıştırırsanız yeşil olur gibi. Bir resmi yorumlarken "bakın ressam burada batının kırmızısını kullanmış, burada doğunun yeşilini kullanmış" demekten öte,  ressam  tablosunda renkleri kendince nasıl yoğurmuş, hem kişisel geçmişiyle hem toplumunun geçmişiyle ilintili olarak ne yapmış, hangi ilişkiler içinde bulunmuş diye bakıyoruz. Müziğe de biraz böyle bakmak lazım. Yani, ben bu müziği yapıyorum ama, benim dışımdaki müzikler de şöyledir diye genel bir bilgi sahibi olmak lazım.

 

"İnsan anatomisi, maymun anatomisinin anahtarıdır." Bir olguyu kavrayabilmek için onun  daha gelişkin bir aşamasını incelemeliyiz. Yani  evrensellik sorununu da tartışmak gerek. Bir şeye evrensel  diyeceksek,  toplumların yaşayış tarzı içinde, toplumsal değişim dinamikleri içinde - burjuva devrimleri olsun, diğer devrimler olsun- oluşan devrim süreçleri içinde toplumun gelişim dinamikleriyle, toplumun sanatsal dinamikleri, kültürel dinamikleri hangi ilişkiler içinde olmuş, hangisi hangisini ne kadar etkilemiş, hangisi ne şekilde etkilenmiş ve hangi içeriği kazanmış, bunlara bakmak gerek. Yani, Rönesans’daki çoksesliliğin oluşmasında  neler etken olmuş, klasik dönemde çokseslilik neler kazanmış?  Bu bakış açısını bize uyguladığımızda, biz eğer bir toplumsal dönüşüm, bir "rönesans" yaşayacaksak, müziğin buradaki işlevi ve toplumun sosyal deviniminden etkilenme biçimi nedir diye bakmanın yanında, benzer süreçlerden geçmiş toplumların vardığı kültürel değerlerle olan etkileşimlerine de bakmamız gerekir.  Yani müziğin -varsa-  dönüştürücü işlevinin yanında, toplumda bir  dönüşüm, devinim varsa, o devinimi de  yansıtması gerekiyor. Yani gerekliliği şu anlamda söylüyorum, toplum  ne şekilde yaşıyorsa müziği de o şekilde olacak. Süreçler o şekilde gelişiyor. Eğer toplum bir yozlaşma, bir yabancılaşma süreci yaşıyorsa,  müziği de sonuçta böyle oluyor. Biz "sorgulayan" insanlar olarak neyi ne şekilde kavrıyoruz ve neyi ne şekilde yeniden üretip ortaya koyacağız? Çünkü, yadsıdığımız, yani olumsuzladığımız bir kültürel ortam var. Her şey "pazar" için üretiliyor. "Sanat ürünü" diye sunulan şeyler, kolay satılacak bir şekilde, kolay tüketilecek bir şekilde, kolayca üretiliyor. Alıcısı hazır olan "şey" üretiliyor, alıcıya da bunun  dışında bir şey almayacaksın diye dayatılıyor. Dayatılıyor derken televizyonlarıyla, basınıyla böyle bir sistem kurulmuş. Bu sistemin ya dışına düşüyorsunuz, ya sistemle bütünleşiyorsunuz. Sisteme dahil olduğunuz zaman, ya yükselip "star" oluyorsunuz, ya da yok oluyorsunuz. Yok olan bir  sürü insan, "sanatçı" diyelim, vardır bu sistemin içinde. Hepsi yükselemez. Yükselenle  aşağıda kalanın yaptıkları arasında da çok nitelik farkı yoktur. "Bu çok iyiydi de onun için yükseldi" diye bir şey  yoktur yani. Neden? Çünkü sistem öyle oluşmuş. Sıradan olanı sanat diye pazarlıyor. Biz  diyoruz ki böyle bir sistem var. O zaman bunu kıralım. Nasıl kıracağız? İşte bunun kırılma noktalarını biz kendi dünyalarımızda, kendi ilişkilerimizde, kendi etkileme alanlarımızda oluşturacağız ki, buradan belki başka çoğalmalar olacak, başka yerlere gidilecek, genişlemeler olacak. Yok, bunu eleştirip, bundan yakınıp, yine de bunun içinde bir şekilde kendi insanlarımıza ulaşma gibi bir şeyi getirdiğimizde sonuç çok fazla değişmiyor. Çünkü biz de kendimizce alıcısı hazır bir "şey"i üretmeye başlıyoruz. Alıcımızı değiştirmek değil, alıcımıza “Bunu istiyordun ya, biz de bunu yaptık” deme durumuna geliyoruz. Yani olay tek boyutlu değil. Bir çok yan etmenle gelişiyor. Onun için iki de bir  dilime "süreç" sözü dolanıyor.

 

Ülkemizde konservatuarlar var biliyorsunuz. Ama bunlar sanki başka dünyalara ait gibidirler. Sağlıklı bir zeminde buluşamazlar, daha doğrusu tartışma ortamı yaratamazlar. "Türk musîkisi" diyenler başka bir toplumda, "batı müziği" diyenler başka bir toplumdadırlar sanki. O başka, bu başka bir dünya. Ya halk kültürüyle bağlarını tamamen koparmış bir "evrensel"i tek başına yücelteceksiniz, ya da "otantik" olsun da ne olursa olsun düşüncesiyle, halk müziğini kalıplaştırma yolunu seçeceksiniz. Geleneksel kültürümüzü yok sayan bir anlayışla, onu mutlaklaştıran, eleştirel bakışı yadsıyan bir anlayış yan yana "çatışmadan" durmaktadır. Çatışabilseler belki çözümler de üretebilecekler.

 

Zamanımız azalıyor. Biraz sonra Khalkedon Kitabevi' nde Üç Deniz Topluluğu olarak bir dinleti ve söyleşimiz var. O nedenle ben bir de halk müziğinde değişim konusunda kısaca düşüncelerimi söyleyip bitirmek istiyorum. Geleneksel olan değişir mi değişmez mi? Yani halk müziği süreç içinde değişir mi? Değişmese bugüne nasıl geldi? Halk ne kadar değişirse gelenek de, müzik de o kadar değişir. Toplumsal değişim dinamikleriyle halk müziğinin değişim dinamikleri sıkıca birbirine bağlıdır. Halk müziği bugün de değişiyor, ama kitle iletişim araçları etkisiyle, bilinçli ya da bilinçsiz  müdahalelerle yeni "değerler" kazanırken, uzun süreçlerde kazandığı zenginliklerini ve değerlerini önemli ölçüde  yitiriyor. Onun özgün armonisi ve "çoksesliliği" de bu değerlerden biridir.

 

Ben, ancak kabaca değinebildiğim tüm bu sorunların çözümü için ilk adımın dinleyici-sanatçı ayrımını ortadan kaldırmak olduğunu düşünüyorum. Yani sanatçı bir dinleyici gibi, dinleyici de bir sanatçı gibi davranabilmeli. Herkes yaşadığı toplumu tanımaya, eleştirmeye ve insanlık için olumlu yönde değiştirmeye çabalamalı. Çünkü her insan, "insan" olduğu için "sanatçı", "sanatçı" olabildiği ölçüde de yaratıcı ve geliştiricidir.

 

Teşekkür ederim.

 

Kind Regards

Michael Gibb

UNPO Secretariat

gibb@unpo.org
www.unpo.org
Tel : +31(0) 70.3646504
Fax : +31(0) 70.3646608
P.O.BOX 85878
2508 CN The Hague
The Netherlands


AydinGuneyli

 

www.solgunaz.com